HAYAT DENİLEN BU YOLDA OYUNLAR VE TRANSAKSİYONEL ANALİZ
- Özgür Kamil
- 8 Oca 2024
- 6 dakikada okunur

“Bütün dünya bir sahnedir,
Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu;
Bu sahneye girerler, çıkarlar. Bir kişi birçok rolü birden oynar”
William Shakespeare bütün dünya bir sahnedir derken neyi kastetmiştir? Dünyanın geçiciliğini mi? Aynı zamanda tüm kadınlar ve erkekler sadece birer oyuncu derken hayata geliş ünvanlarımızın bize geçici olarak verilmiş birer rol olduğunu mu?
İnsan dünyaya özgür olarak gelir. Arzusu bağımsız olmaktır. Ancak dünyaya geldiği andan itibaren boynuna takılan tasmalar ile özgür yaşadığını zanneden bir varlık haline dönüşür. Kişi böyle bir algıya düştüğünde, ruh nevroza girer. Sonrasında ruh esaret altında olduğunu anlar ve özgürlük palavrasına inanmayarak bazı şeylere zorundaymış gibi hissetmeye başlar ve burada sıkışıp kalır. Bu süreçte kişi yaşadığı hayatı anlamsızmış gibi algılamaya başlar. Her bireyin kendi yaşamının bir amacı vardır. Amaçlar gerçekleştikçe kişinin hayatı anlam kazanır. İnsan kendi hayatıyla ilgili anlamlarını kazandıkça ruhen beslenmiş olur. Kendini gerçekleştirme yolunda ilerledikçe ruhu beslenmeye, yaşamı anlam kazanmaya başlar. Eğer yaşantınızın bir anlamı yoksa o zaman korkular başlar.
İnsanın temel korkuları vardır. İnsan sorumluluktan korkar ve o yüzden de sorumluluk almaktan kaçar. Ne zaman sorumluluk kişinin üzerine kalsa o zaman korkular başlar. İnsan her ne kadar güçlüymüş gibi görünse de aslında zayıf bir canlıdır. Her ne kadar belli bir sosyal çevre içerisinde yaşıyor olsa da yalnız kalmaktan korkar. O yüzden bir aile kurar, o yüzden çocuk yapıp diğer insanlar ile bağ kurar.
İnsanoğlunun en fazla bastırdığı korkusu ölüm korkusudur. İnsan sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşasada belli dönemlerde bu korku ortaya çıkar ve ölüm korkusuna neden olan olay bitince yine bu korku bastırılarak kişi sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamına kaldığı yerden devam eder. İnsan her ne kadar özgürlük arzusu içinde olmak istese de özgürlük çaba ister. İnsan sorumluluk almaktan korkar. Ancak özgürlüğün koşulu sorumluluk almaktır. Özgür olmak istiyorsunuz ancak sorumluluk almaktan koktuğunuz için özgürlük yolunda adım atmıyorsunuz!
Özgürlüğü kazanmak için, kişinin harcaması gereken bir çaba olması gerektiğini ve bunun değişmez bir kural olduğunu unutmamak gerekmektedir. Ancak bu çabanın harcanması kişiye zor geldiği için kişi hangi konuda özgürlük istediğini kendine bile ifade etmekte zorluk yaşamaktadır. Kendisine verdiği olumsuz cevaplar sayesinde de kişi bu uğurda adım atmak yolunda seçim yapma eğilimine girmektedir. Ne zamanki kişi zincirleri kırmak, koparmak için çabalamaya başlarsa o zaman kendini bulma yolunda
ilk adımını atılmış olacaktır.
Her insan benzeri bulunmayan bir varlık olarak dünyaya gelir. Her insan başarma ve kazanma yeteneği ile doğar. Her bireyin kendine özgü bir görme, işitme, dokunma, tat alma ve düşünme biçimi vardır. Herkes kendine özgü yeteneklere ve yeteneksizlere sahiptir. Her insan önemli düşünmeyi bilen, olayların bilincinde, yaratıcı, üretici ve başarılı biri olabilir.
Herkes ne yaparsa yapsın, kim olursa olsun, değerlidir, anlamlıdır ve önemlidir. İnsan olarak herkes eşittir, böyle düşünmek herkesin varlığını kabul etmek demektir. Herkesin düşünme kapasitesi vardır, önemli bir beyin hasarı olmayan kişiler çevresinde neler olduğunu ve kendisine ne olduğunu kavrayabilme kapasitesine sahiptir. Yaşamında ne olacağına herkes kendisi karar verebilir. İçinde bulunduğu duruma nasıl bir tepkide bulunacağına kişi kendi karar verebilir. Etkilenmeyi kabullenebilir veya kabullenmeyebilir de.

İnsan hayatında olumsuz olayları yaşaya yaşaya artık onlar ile başa çıkmak için çaba harcamayı bırakır. Bu kişiler artık hiçbir şey beceremeyeceklerine inanarak, gelecekle ilgili beklentilerini kaybedebilirler, eski günlerindeki gibi normal insan yaşantısına geri dönemeyebilirler. Çaresizmiş gibi hissederek çevresine tümüyle bağımlı hale gelirler. Bu kişiler hayatlarının bir evresinde çabalamaktan vaz geçerler. Onlar olumsuz deneyimler yaşaya yaşaya, yaşamlarının bir noktasında, kendi yaşamlarından sorumlu olmaktan da kaçınmaya başlarlar. Bu noktada bağımlı kimlikleri rol alır ve bu kimliği bir türlü aşamazlar.
Çok sayıda olumsuz deneyimler yaşayanlar, bunlara bel bağlayarak kendilerini ve başkalarını “kendilerini olduklarından daha iyi göstererek” aldatmayı öğrenirler. Bu aldatma tekniklerini yaşamın daha sonraki dönemlerinde terk etmek güç olduğundan, çoğunlukla ilerleyen yıllarda bu tekniklerin esiri olurlar… Kendilerine gerçeği itiraf etmeleri bu teknikler sayesinde engellenir. Kendilerini sürekli “Başarılıyım ama kaygılıyım”, “Başarılıyım ama umutsuzum” gibi olumsuzluklarla tanımlarlar. Kimileri kendilerini gerçek iç dünyalarında hepten yıkılmış, amaçsız, kımıldamaya gücü olmayacak kadar bezgin, yarı ölü ve sıkıntıdan patlayan kişiler olarak tanımlarlar. Ancak bu kişiler gerçekte kendi kafeslerini kendilerinin ördüğünü, kendi mezarlarını kendilerinin kazdığını ve kendi sıkıntılarının nedeninin kendileri olduğunu kavrayamazlar. Bu kişiler çok seyrek olarak içinde bulunduğu zamanı yaşarlar. Onun yerine ya geçmiş anılar, ya da gelecekteki beklentiler üzerine yaşamlarını kurarlar. Ya geçmişteki güzel günlere özlem duyarlar ya da geçmişteki kötü yazgılara takılmışlardır.
Onlar kendilerine acır ve sorumluluğu başkalarının üstüne atarlar. Başkalarını sorumlu tutmak ve kendini suçsuz görmek, çoğunlukla bu kişilerin oynadıkları oyunlardan birkaçıdır. Böyle yaşayan bir kişi çaresizlik içinde inleyip durur. Başkasıyla evlenseydim, başka bir işim olsaydı, okulu bitirmiş olsaydım, güzel (yakışıklı) olsaydım, zengin doğmuş olsaydım, daha iyi daha anlayışlı annem ve babam olsaydı gibi gibi… Sürekli gelecek hayalleri içinde olanlar ise hep bundan sonra mutlu yaşayacağı bir düş içine girer. Bunlar yaşamının mevcut koşullarını değerlendirmek yerine yalnızca mucizevi bir kurtuluş beklerler. Yeni bir iş olduğunda… Patron öldüğünde… Çocuklar büyüdüğünde… Okul bittiğinde… Yaşam ne güzel olacaktır!!! Mucizevi bir kurtuluş bekleyenlerin dışında bazıları da, sürekli bir gelecek korkusu yaşar. İşimi yitirirsem, aklımı kaybedersem, başıma bir şey düşerse, yanlış yaparsam, beni sevmezlerse… Kafaları sürekli olarak gelecekle ilgilendiğinden, içinde yaşadıkları zamanı da kaygıyla geçirirler.
Böyle bir yapı içinde olan kişiler, kendilerini gelecekle ilgili düşlere aşırı derece kaptıranlar yaşadıkları anın mümkün olasılıklarını da kaybederler. İçinde bulundukları durumla ilişkisi olmayan konularla akıllarını meşgul ederler. Yaşadıkları kaygı; var olan gerçeği gölgeler. Sonuçta bu kişiler görme, hissetme, tat alma, düşünme yeteneklerini yitirirler. Duygularının tüm gizil gücünü içinde bulundukları duruma uygulayamadıkları için, algıları da yanlış veya eksiktir. Gerçek dünya ile etkin bir biçimde ilişki kurma yetenekleri bu sayede engellenmiştir. Bu kişiler aslında zamanlarının büyük bir bölümünü rol yaparak, yapar gibi görünerek, “mış” gibi davranarak, enerjilerini çoğunlukla bu tür maskelerini korumak için harcarlar… Olası davranışlarının tümünü uygun ve içinden geldiğince belirtme isteklerini baskı altında tutarlar. Yeni yollar denemekten kaçınırlar ve şimdiki durumlarını korumaya çalışırlar. Sevgi göstermekte ve sevgiyi kabul etmekte güçlük çekerler. Başkalarıyla içten, dürüst ve gerçekçi bir ilişkiye girmezler. Enerjilerini genellikle başkalarının beklentilerini karşılamaya yönelik bir yaşam yaşamak için yönlendirmişlerdir.

Yapay kişiliğin geliştirilmesi
daima
gerçek kişiliğin yok edilmesinin
karşılığıdır.
İnsanın özgür olarak dünyaya geldiğini ve arzusunun bağımsız olmak olduğunu en başta söylemiştik. Özgürlüğü kazanmak için kişinin harcaması gereken bir çabanın olması gerektiğini ve bununda asla değişmez bir kural olduğuna da değinmiştik.
Çabalamak, kazanmak sözcüklerinin bir anlamı vardır. Bir kişiden kazanan diye söz ettiğimiz zaman, başkasının kaybetmesine neden olan birinden söz etmiyoruz. Bize göre kazanan kişi hem birey hem de toplumun bir üyesi olarak güvenilir, hevesli ve içten bir tutumla dürüstçe tepki gösteren, çabalayan kişidir… Kaybeden ise dürüstçe tepkiyi göstermekte başarısız olandır. Bir kişiden çabalayan diye söz ettiğimiz zaman, başkasına bağımlı olan birinden söz etmiyoruz. Yüzde yüz çabalayan, kazanan veya kaybeden birisi yoktur tabi ki. Ancak çabalayan, özgürlüğünün peşinde olan, kazanan olma yönünde olan kişilerin değişik yetenekleri vardır. Başarı önemli bir şey değildir onlar için. Önemli olan şey doğruluktur. Dürüst insanlar kendi gerçeğini tanıyarak ve buna inanarak yaşarlar.
Dürüst kişiler yani kazananlar, yaşamlarını olmalarını düşündükleri bir kavram uğruna harcamazlar. Kendilerini oldukları gibi benimserler ve böylece enerjilerini, rol yaparak başkalarını aldatma, olduklarından farklı görünme yolunda harcamazlar.
Başkalarını hoşnut edecek, öfkelendirmeyecek imgeler yaratma yerine, kendilerini oldukları gibi gösterirler. Bilirler ki gerçek olan şey ile “mış” rolü yapmak arasında bir fark vardır. Bu kişiler kendilerini MASKE ile gizleyemeye gerek duymazlar. AŞAĞILIK veya ÜSTÜNLÜK gibi gerçek dışı kavramlardan uzaklaşmışlardır. Doğruluk ürkütmez onları …
Dürüstlüğü benimsemiş kişiler zaman zaman bazı olaylar karşısında bocalasalar da, hatta zaman zaman başarısızlığa uğradıkları durumlar da olsa, tüm aksiliklere karşın yine de kendilerine güven duyarlar…
Kişilerin kaybeden olmasını sağlayan şey aslında bugüne kadar kendi gerçeklerinden kaçması ve rol yapma davranışıdır. Buna maskeler de dahildir. Burada en çok oynan oyun ruhsal oyunlardır. Yani, başkalarının kimliklerinden alınan, kopyalanan bakış açıları, davranışlar, düşüncelerdir. Çocukluktan beri edinilmiş olan, model alınmış olan, öğrenilmiş yapılardır. Bu gün bizi biz yapan, böyle düşünmemizi, böyle hissetmemizi sağlayan şeyler aslında geçmişteki anılarımızda saklıdır. Bugün “Biz neden böyleyiz?” sorusuna cevap, aslında o bütünü oluşturan o küçük parçaların analizinde yatmaktadır. Bazen bir kadın her ne kadar kabul etmese de annesi gibi davrandığının farkında değildir.
Tüm insanların kısada olsa, kendi kendilerini yönettikleri anlar vardır. İnsan hiç değilse yaşamının bir döneminde kazanan gizil gücüne sahip olabilir. Çökkünlük yaşayan kişi bunu fark ettiğinde ancak çözülmeye başlayacaktır.
Farkındalık kişinin bağımlılıktan kurtulup kendine yeter duruma gelmesini, baskıcı dış desteklerden kurtulup, gerçek iç desteğe dönmesini sağlar. İç desteğe sahip olmak demek; kişinin kendisine güvenmesi demektir. Böyle bir kişinin artık destek için bir eşe, akademik bir unvana, etikete, banka hesabına ve daha başka şeylere gereksinimi yoktur. Bu kişiler artık gerekli niteliklerin kendi içinde olduğunu bilirler ve ancak bunlara bağlanabilirler.
TRANSAKSİYONEL ANALİZ ÇÖZÜMLEMESİ
İnsanlar arası ilişkiler çözümlemesinde kişiler hem duygusal hem de anlık olarak iç görü kazanırlar. Ancak ağırlık ikincisindedir. Bu genellikle kendini çözümlemeye başlayan kişinin çoğunlukla şu sonuca vardığı bir düşünme işlemidir; “Demek ki bu böyleymiş”.
Değişim, terapist ile hasta arasındaki ikili bir sözleşme ile başlar. Bu sözleşme; Sürekli yinelenen problem davranışların temelinde yatan çocukluk yaşantıları, çocuğun küçümsendiği, terkedildiği, çok üstüne düşüldüğü ya da kötü davranıldığı yaşantılar üzerinde odaklanabilir. Kişinin gündelik hayatında yaşadığı iletişimin sorunları, ikili ilişkilerde iletişimin kalitesini arttırma, Utangaçlık, soğukluk, aile içi ilişkilerde eş ve çocukları anlama ve kendini doğru ifade etme, okulda veya işyerinde başarısız olma gibi durumlarda denetimi ele almayla ilgili olabilir.
Sözleşmeye dayalı bu yaklaşım, hastanın karar verme gücünü korumasını ve olayları kontrol etmesi becerisini arttırır. Aynı zamanda, sözleşme maddelerinin yerine getirilip getirilmediğini hastanın bilmesini sağlar. Davranışlarının ve duygularının bilincinde olmayan kişi güçsüzdür. Güven duygusundan yoksun olduğundan, karşıt iç güçler arasında bocalar. Benliği bir bütün değil, ayrı parçalar halindedir: akıl, duygular, yaratıcılık, beden duyuları, yada belirli bazı davranışlar gibi... Bunun bilincine varan ve bütünleşmeye çalışan kişi güçlenir. Kaybedenler değil de kazananlar sınıfına girmeye karar veren kişiler, bu tür kavrayışlara açık hale gelir. Kendilerini tanıma ve yenilemeyi sürdürürler. Onlar için yaşamın anlamı daha fazla almak değil, daha fazla olmaktır.
“Eğer dünya bir sahne ise ve bütün insanlar sadece birer oyuncu ise; bu oyuncular sahneye girip çıkıyorlarsa ve bizler bu sahnede birçok rolü aynı anda oynuyorsak, hayat denilen bu oyunu oynamak için dünyaya geldiysek o zaman bu oyundaki rollerimizin belirleyicisi de kendimiz olmalıyız, her bireyin duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını yönetebilecek gücü ve yeteneği vardır önemli olan bunu fark etmesidir.
Bizler … ”Hayat denilen bu oyunu” oynamak için doğarız…
Psk. Özgür KAMİL
Yorumlar